Vaniköy Kafe’de hatalar da konuşulur

17.07.2018 06:00

Vaniköy Kafe’de hatalar da konuşulur



Vaniköy’ de her zaman uğradığım, aramızdaki adı “bahçe” olan kafeteryaya değişik inanç ve ideolojilerden insanlar gelir. Ünlü solcuların, hayata yalın kılıç yürümüş ülkücülerin, hiç sorgulamayan dincilerin, içtenlikle inanan dindarların, bileşenleri ve bağlam üzerine düşünme özeni olmayan ezbercilerin, ülkemizin renkleri olan her türlü insanların buluştuğu yerdir.

Vaniköy Cafe Türkiye’nin düz aynasıdır: Orada her rengi, her düşünceyi, dilediğiniz ayrıntıyı; ezberin sığlığını, düşüncenin derinliğini, kendini aşamamış olanların tekdüzeliğini, dünyayı anlamak için saatlerce kitaplar, dergiler gazetelerin arasından Boğaziçi’nin zenginliğiyle ilgisini kesen entelektüel haz peşinde olanların da varlığına tanıklık edersiniz.

Vaniköy Kafe’de değişik düşüncelerden insanlara küçük bir kağıt vererek, “sizi bir insana karşı öfkelendiren üç değeri yazın” dedim. Verilen yanıtları derledim: Birincisi, İç tutarlılık: özü, sözü ve davranış bütünlüğünden yoksunluk ve kendini bilmemek. İkincisi, ekmek yediği işe birincil önemi vermeme, anayoldan saparak, yan yollarda kendini gösterme eğilimi. Ününcüsü, kendine fren kayamama, başkalarının hakkına özen göstermeme; açgözlülük ve bencililik tuzaklarına yakalanma. Dördüncüsü, üç kuruşluk çıkar için bilerek ve seçerek güçlüye yaranmaya çalışma. Beşincisi, sorgusuz yana ya da karşı olma, aklını bir şeye emanet etme; sorgusuz itiraz ve sorgusuz kabullenme bencilliği.”

Ortaya çıkan “insani değerler” hepimizin özlemle aradığı değerlerdir.

Ne yazık ki, değerlerin neler olduğunu söylemekle o değerleri yaşamak her zaman örtüşmüyor.

Neden hepimiz için doğru ve anlamlı olan değerleri yaşamın derinliklerine sindiremeyiz de, özlemlerimiz haline getiririz?

Alain de Botton’un “Statü Endişesi” kitabını okurken, bu değerlerin önemini kabul etmekle onları yaşam biçimi haline getirmek arasındaki zorluklara ilginç dokunuşlara rastladım.

Kitabın bir bölümünde maddi ilerlemelerin listesi yapılıyor: Mısır gevreği 1895’da keşfedilmiş…Konserve açacağı 1870’de. Çengelli iğne 1849’da, dikiş makinesi 1851’de, daktilo 1867’de , işlenmiş yiyecekler 1860’lı yılların ikinci yarısında. Aydınlatma 1830, telefon 1863, kuru temizleme 1849’da…Dilediğiniz kadar çoğaltabiliriz…

Bugünlerde her sabah yeni bir ürünün, yeni bir araç-gerecin, yeni bir iş yapma metodunun keşfiyle uyanıyoruz.

Değişik dostlarla kafedeki söyleşilerimizde bazı genellemelerin çok ilgi çektiğinin farkındayım: Teknoloji, insanın çıplak gücüyle yapmadığını, aklını kullanarak bulduğu araç-gereç ve metotlarla yapmasıdır…Teknolojinin temel amacı da, maddi ve kültürel zenginlikler üreterek insan yaşamını kolaylaştırma olmalıdır…

Zenginliğin üst sınırı, dostlarla sofrayı korkmadan paylaşabilecek bir akara sahip olmaktır; ondan ötesi sahip olma ve olmakla ilgilidir.

Hayatta eli boş dönülmeyen tek yolculuk, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur.

İnsanın en zor işi, kendisiyle, kendi şeytanıyla baş edebilmesidir.

Mutluluk, teknik ve ekonomik değil, zamanla ilgili bir kavramdır.Size zamanı unutturan şeyler aynı zamanda mutluluklarınızın da kaynağıdır.

Vaniköy Kafe’ deki çok değişik düşünceden, çok farklı konumlara sahip insanların özlemi de üç aşağı beş yukarı sıraladığımız genellemeleri yaşamın derinliklerine sindirmektir.

Bugünlerde zihnimi çok yoran bir soru var: Biz insanlar olmasını istediğimiz halde bizzat kendimizi o yola sokmada nede başarılı değiliz?

Düşünüyorum ki, “İnsan olmak zor zenaat!”

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorum Ekle