İNZİVADAN ARTA KALAN...

02.11.2019 06:30

İNZİVADAN ARTA KALAN...




İnziva sonrası kaleme almak istediğim deneyimlerimden arta kalan bir konu bu... Bir deneyim... Ve şimdi geriye dönüp baktığımda sindirdiğim bir anı artık, unutmak istemeyeceğim türden.

İnziva çok farklı bir deneyimdi ve bu deneyimsel süreçte ruhsal etkileşimimi elimden geldiğince aktarmıştım. Bugün daha farklı bir etkileşimden bahsedeceğim. Beden - zihin ilişkisi....

Bedenimle ilgili ilk tanılama sürecim sanıyorum 2003 - 2004 senelerinde; basketbol oynadığım lise zamanlarımda omurga eğriliği ile başladı. Seneler içerisinde bunu bir diğer eğrilik, yapısal ayrışmamış bel omuru, şimdilik operasyon gerektirmeyecek ufak omur kırıklığı, bağ kopması, fıtık, bir süre menüsküs zannedilen ve sonrasında "plika" olduğu öğrenilen diz sıkıntım... Lisansüstü yıllarımda oldukça zorlayıcı dönemlerden geçtiğim ve bunu yaparken "yardım kabul etmeme ve kendi başıma atlatmayı "güçlü" olma hali sanma"lar... Temel öz-bakım becerilerimi kendi başıma yapmakta zorlanma ve tüm bunları inatla "kendi başıma" yapma çabası... Şimdi geriye dönüp bakınca ne kadar şefkatsizmişim diyorum... Şefkatin bir bileşeninin de; sadece vermek değil alabilmek de olduğunu henüz öğrenmediğim zamanlarmış... derken bundan 3 sene öncesinde en son atağım geldi çaldı kapımı ve bir süre yürüyememe... Ve bununla "mücadele" hali...

Mücadele kelimesinin özellikle altını çiziyorum, 32 yaşıma girdiğim tam da şu Ekim ayında yeni yaşıma hediyem, mücadele hâlini hayatımdan salınıp gitmesine müsaade etmek, ve sadece olmak... Anda acı deneyimim varsa da onunla birlikte devam edebilme kapasitemi genişletmek... Onu bastırmadan (çünkü bu mümkün değil) ve onunla mücadele etmeden (çünkü direnç gösterdiğimiz her şey bize karşı-direnç gösteriyor)

Sonrasında hayatıma aktif ve formal pratikleriyle birlikte mindfulness girdi... İlk başta yukarıda anlattığım bedensel halimden dolayı bırakın meditasyon yapmayı bağdaş kurmak benim için hayal ötesi idi.

Zorlamamak, sefkatle bedenimin limitlerini keşfetmek, bunu yaparken yargılamamak - yani ağrı geldiğinde "off yine başladı kesin şöyle olacak"ları dememek, sabretmek ve nefese tutunmak... Nefesi izlemek...

Velhasıl inzivanın son gününe kadar tüm bu tutumlarla birlikte; tüm gün ve hatta gece meditasyonlarımı tamamladım... Dediğim gibi bedensel ağrı veya acı son 3 senedir kapımı çalmıyordu. Son gece, yürüme meditasyonunda bedenimin ve zihnimin çok aşina olduğu bir ağrı sol dizimden ziyaret etti beni... Biraz dinledim onu, bekledim... Ve kendi sorumluluğumu alarak meditasyona ara verdim, buzdolabından soğuk şişeleri alıp biraz press yaptım. Sonra dinledim yine... İyi gibiydim, iyiydim sanki... Kapanışta yaptığımız şefkat meditasyonunda kendime iyi dileklerde bulundum... Ve odama sessizce çekildim... 06:00'da gözümü açtığımda boynum belim... Kıpırdatamıyordum... Zihnimde düşünceler dev dalgalar şeklinde geliyordu; nasıl kalkacaktım yataktan? Boynumu yastıktan nasıl kaldıracaktım? Yürüyebilecek miydim? Bir şekilde kalktım... Giyindim. Ağrı vücudumun her bir yerine yayılmış gibiydi... Boynumdan dizlerime, ayak bileklerime kadar... Bütün tanı yerlerini sol kısmında hissediyordum bedenimin... Meditasyon salonuna girdim. Meditasyon zamanımız geldiğinde bir şekilde oturdum...dizlerimi koruyarak. Belimi ve boynumu koruyarak.... ve nefes... Olmuyordu... Zihnim sürekli bedenime kayıyordu... Nefes... Dizlerim... Nefes... Boynum... Nefes... Anılar... Sonra Jon Kabat-Zinn canlandı zihnimde... MBSR'ın ilk sunulduğu grubun kanser hastaları olduğunu hatırlattı bana. Acı değişmiyordu ama acıyı karşılama şekli değişiyordu... Evet dedim, nefes.... Nefes... Çünkü acımız varsa, daha doğrusu kronik ağrımız ya da bize bir yerlerden tanıdık bedensel nahoş duyumsamalar; zihnimiz o acıyla eşleşen bir çok hem de çok çok nahoş anıyı beraberinde getiriyor... Ve sanıyorum o anılar, acımızla eşleşmiş anılar yoruyor bizi... An'da kalmak ve nefese tutunmak... Nefes dışında başka tutunacak bir şeyimiz olamıyor an'da kalabilmek için... Ve nefesle beraber acıyla devam edebilmek... Acının kendisi olmamak... Acının içinde yüzdüğü bir kap olmak... Balığın kendisi olmamak da gölet olmak...

O gün, inzivanın son günü, konuşmaya başladığımızda, yani paylaşmaya... Gözyaşlarımı tutamadım. Ve fark ettim ki, beni ağlatan şey acı'nın kendisi değildi (çünkü çok daha fazla bedensel acılarım olmuştu)... Bana çok tanıdık olan bu acı ve ağrının eşlik ettiği nahoş anılarımdı beni ağlatan... geçmişti... geçmişteki ben'in naifligi... Ve tüm bu anılar, geçmiş ve geçmişteki ben şimdi'ye buraya ait degildi...

Sonrasında gelen rahatlama... Aynı yolda yürüdüğümüz yol arkadaşlarımın kucaklaması... Ve bu şefkati alabilmek... Sadece vermeden... Aynı zamanda kabul edebilmek sunulan şefkati... Ve beraberinde gelen öz-sefkat...

Balık değil de; gölet olabilmemiz
İçimizdeki tüm renkleri keşfedebilmemiz, ve tüm renklerimizle benliğimizi şefkatle kucaklayabilmemiz dileğimle...

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorum Ekle