BATAKLIKTA TEK BAŞINA

15.10.2019 06:30

BATAKLIKTA TEK BAŞINA



Yukarıdaki başlık bana ait değil, hamasetten uzak, bilinçli, aklı başında insanların ortak yorumu. Peki bu bataklığa nasıl saplandık, geriye dönüp bakmakta yarar var. ABD’nin başlattığı “Arap Baharı” adı altında Ortadoğu’da kendisine biat eden “ılımlı İslam ülkeleri” yaratma projesi uyarınca Esad’ın iktidarına son verme düşüncesine AKP iktidarı “derin strateji” bağlamında sıkıca bağlandı. Ancak Esad dişli çıktı, evdeki hesap çarşıya uymadı, bir türlü Emevi camisinde cuma namazı kılınamadı. Hal böyle olunca sonuçta sınırdaki boşluğu IŞID doldurdu, yeni hedef IŞID olarak belirlendi. ABD’nin emperyalist politikaları bölgede Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana olan Rusya ve İran’ın devreye girmesine yol açtı. Trump başkanlığındaki ABD, yöredeki varlığını eline ayağına dolaştırıp sonunda “ben IŞID’la mücadelemi yaptım artık bölgeyi boşaltabilirim” dedi. 20 bin tutsak IŞID’lı aileleri ile birlikte başımıza bela kaldı.

Biz de güvenliğimizi sağlamak gerekçesiyle sınırımızın ötesine geçtik. Amacımız Suriye ile olan 900 km’lik sınırımızın yarısında 30 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak olarak açıklanıyor ki; 450 km x 30 km = 13.500 km2’lik bir alandan söz ediyoruz. Şimdi benim anlamadığım ve işin içinden çıkamadığım birkaç durum ve kafamda da deli sorular var. Biz diyelim bu güvenli bölgeyi oluşturduk ve buraya birkaç milyon Suriyeliyi yerleştirdik. Bu yerleşkenin istihdamını, AB ülkeleri kesinlikle yardım etmeyeceklerini söylediklerine göre, yine biz cebimizden mi yapacağız? Suriye’nin toprak bütünlüğünü tanıyacağımıza göre o topraklardan çekilmemiz gerekecek, öyleyse buranın güvenliğini tek başımıza nasıl sağlayacağız? Tüm bunları Esad ile anlaşmadan, Suriye ile görüşmeden nasıl başaracağız?

Her askeri harekatın, her türlü savaşın mutlaka bir siyasi nedeni vardır, yok diyen yalan söyler. Ana muhalefet “hem ağlar hem giderim” misali harekatı kerhen desteklerken, dış dünya tamamen karşımızda. Özellikle de “Arap Birliği”, hani o çok güvendiğimiz ve hep arkasında durduğumuz Filistin bile. AB ülkeleri zaten karşımızda, Reis öfkeli ve kapıları açarım, üç buçuk milyon mülteciyi üzerinize salarım diye tehdit ediyor. Yine bu da anlamadığım bir başka konu; bu adamların varlığı tehdit unsuru olabilecek kadar tehlikeli ise biz niye aldık içeri? Sonra, bu sınır ötesi harekatın içerideki ekonomik ve siyasi sıkışmışlığı ferahlatıcı, safları sıklaştırıcı amacı var mıdır? Savaş sürerken bizzat Cumhurbaşkanı tarafından “Adı Millet İttifakı olan ama milletten nasibini almamış ittifakın zayıflaması, parçalanması çok önemli” sözleriyle vatandaşların AKP’ye davet edilmesi itiraf niteliğinde değil midir?

Bir de dünyanın en büyük askeri ve mali gücünün başında bulunan, ABD’de azledilmesi sorgulanan, tek derdi koltuğunu korumak olan bir başka sıkışık ve tirajikomik mahlukun, iki de bir attığı küstahça, rezil tweetler insanlığın nasıl bir sınavdan geçtiğinin göstergesi galiba. 21. yüzyılda dünyanın en büyük ülkesinin başına daha donanımlı bir lider gerekirdi diye düşünmekteyim. Bence tek başarımız şu anda Trump ve Putin’i doğrudan karşımıza almamış olmamız, zaten aksi olsaydı bu işe soyunamazdık. Ancak böyle gitmeyeceğine dair kuşkularım var, ortam güven telkin etmiyor. Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” derken mutlaka bu bataklığı düşlediğini de biliyorum. Belleğimde hep askeriyle siviliyle haksız ölümler, yitirdiğimiz o her şeyden habersiz dokuz aylık Muhammed bebeğin fotoğraftaki masum gülümsemesi var. Böyle yaşamakta zor…

Not: Bir hafta yokum, dönünce görüşmek üzere.

Yorumlar (0) / Onay bekleyen (0)

Yorum Ekle